Tiyatroda Kahramana Veda Ederken

Yazımızı bu üst başlıktan tartışmaya başlayıp bunun ispatı üzeriden yapılandırmak yerine önce başlık -kuram- haline dönüşmüş olan iddiamızın gündelik hayatlarımızda tezahürünü tespit etmekte fayda var. Keza her üst başlık -kuram- kaynağını toplumsal deneyimlerin içinden alır. Aksi halde ayakları yere basacağı söylenemeyeceğinden inandırıcılığı ve samimiyeti de olmaz. Tiyatroda kahramanı tartışacakken kendi yaşamlarımızın “kahramanı” olan bizlerin içinde bulunduğumuz durumu tespit etmemiz kaçınılmaz. Çünkü bizler ne kadar kahramansak, teatral üretimlerimizde kahramanlarımızın durumu bizden farksız olacaktır. 
 
İnsanın gelişim evrelerinde kendisini koşulsuz-şartsız koruyacağını düşündüğü bilgi-birikim ve deneyimlerine değer verdiği kişiler vardır. Elbet toplumsalın tamamen dışında insanın fiziksel olarak doğadan korunmaya ihtiyacı olan durumlar da mevcut. Fakat bu durumlara karşı korunma konusunda eğitildiğinde artık bu ihtiyaç ortadan kalkar. Biz şu an toplumsal ilişkiler çerçevesinden bahsedeceğiz sadece. Ortalama ergenlik dönemine kadar kişinin güven perspektifi ile baktığı en ciddi kurum aile kurumudur. Anne-baba tüm bilgilerin sahibidir ve olası bir aksilik halinde atik bir şekilde sorun çözümlenebilir. Sonraları bu ilişki öğretmen, arkadaş vb. toplumsal ilişkilerimiz genişledikçe devam eder. Kişinin diğerlerine karşı tutumunu belirleyen, örnekleri daha da arttırılabilecek (televizyon-gazete-okul-din vb.) toplumsal ilişkileridir. Şimdi konuyu biraz daha kapitalist üretim ilişkileri ve bunun sonucunda oluşan yasalar ekseninde düşünürsek; yukarıda bahsettiğimiz, kişinin toplumda kendini güvende ve buna paralel olarak güçlü hissettiği ilişkilerin tümünün bireyden bir takım beklentileri vardır. Aile, kendi ayakları üzerinde durabildiği ana kadar vardır ve bunun da zamansal olarak sınırı belirlenmiştir. Toplum bireyden yirmili yaşlarında kendini çekip çevirmesini bekler. Bu çekip çevirmenin yaşamda karşılığı ekonomik-siyasi olarak o ana kadar babanın yüklenmiş olduğu tüketim ve topluma uyum eğitiminin sonlanması ve bunun devamcılığını bireyin üstlenmesidir. Medya o ana kadar aile kurumuna yüklenen rolün bayrağını “yetişkin” olarak nitelediği bireyin almasını bekler. Kişinin o ana kadar bir başkasının iradesi vasıtasıyla hissettiği güven duygusunu –güvende olma hali– ve iradeyi kendi dinamiklerinden beslemesi gerekir. Ailenin gücü, yetkisi buraya kadardır. Toplumsal kurallara uymama hali ailenin kudretini aşar. Kişi ilk kez belki de en güvendiği kanalın güçsüzlüğü ile yüz yüze gelir. Tıpkı anne ve babanın da yaşamlarının benzer evresinde içine düştükleri durum gibi. Arkadaş, öğretmen vb. diğer ilişkilerin de benzer içsel mücadeleleri olduğundan bu kanallar ile de bir yardım alış verişine girme söz konusu olamaz. Çünkü sistem, yardımlaşma, dayanışma, kişinin kendine özgü yetenekler geliştirmesi ve özgün yaratımlarda bulunması üzerine değil, kıyasıya bir rekabet ve yaşam savaşı üzerine kurulmuştur.
 
Bu aşamada kişi yaşamının devamı için tercihlerini sistemin ona sunduğu seçenekler arasından kullanmak zorunda kalır. Bu tercih her ne kadar öznel bir tercihmiş gibi görünse de, seçeneklerle sınırlı olmasından dolayı belirlenmiştir. Bu tercih silsilesi içinde kişi yetişkin olma - irade olma- konusunda adım attığı yanılsamasına kapılır. Hangi fabrikada çalışacağını tercih edebilir, hangi üniversite-bölüm de okuyacağını tercih edebilir. Kendisinin tekrarı bir aile kurumu oluşturabileceği eşini tercih edebilir, evini, arabasını, kıyafetlerini, tüketeceklerini vs… Tüm bu tercihler aslında ekonomik-toplumsal işleyişçe belirlenmiştir. Varlıklı bir ailenin ferdinin bir fabrikada işçi olması beklenemez, bu yüzden seçimler arasında fabrika tercih etme söz konusu değildir. Keza tersi içinde geçerli ki bir işçi çocuğu tercih ettiği üniversite eğitimi alma şansına sahip değildir. Bu ihtimal bile baştan yok sayıldığından feragat ettiği bir seçim olarak ta algılanmaz çoğu zaman. Eş olarak seçeceği insan kendi sınıfsal konumu çerçevesindedir. Tüketim endüstrisi de bizlere sınırsız seçme şansı tanır. Her renk, her beden, her kalite, her fiyat, kıyafetler, ayakkabılar, her dereceye göre ayarlı çamaşır makineleri, buzdolapları, kadınlar için rengarenk makyaj malzemeleri, erkekler için her kokudan traş kremleri, jöleler, parfümler… tümü piyasaya sürülmüştür. Seçim sınırsız mı gibi görünür fakat dönemin belirlenmiş modası ve piyasa arzı ile sınırlıdır aslında. Mesela bugün kimse 1970’lerin İspanyol paça pantolonlarını, sivri yakalı-dar gömleklerini giymeyi tercih etmiyorsa bunun nedeni sevmemek ile açıklanamaz. Bugün moda piyasası bize başka tüketim nesneleri sunmuştur. Beğeni değişmiştir, daha doğrusu yeni bir beğeni oluşturulmuştur. Tıpkı 1970’lerde sunulan gibi. Bu tarz kıyafetler moda endüstrisinin yaratıcılığının tıkanıp tekrara başlayacağı evrede yeniden önümüze sunulmak üzere tarihin raflarında beklemektedir halen.
 
İşte tüm bu belirleyenlerin kuşatmış olduğu bizim zavallı yetişkinimiz, yetişkin olmanın ona toplum tarafından yüklediği tüm vazifeleri yerine getirir. Eş olur, anne olur, baba olur, çalışan olur, tüketici olur vs. Ama irade! Kişinin iradesi sistemin iradesinin başladığı yerde çoktan bitmiştir. Yetişkin güçsüzdür, korkuları vardır artık. Yaşamını belirleyen şey korkularıdır. Ya iş bulamazsam, ya bulur da atılırsam, ya çocuk okumazsa, ya çocuk iş bulamazsa, ya evim olmazsa, ya evim olurda yanarsa, ya hırsız girerse, ya saldırıya uğrarsam… Bu korkulara akli bir çözüm bulunamadığı noktada artık birey korkularına teslim ve onlarla hiç yüzleşmemenin yolunu aramaya başlar. Evine hırsız girmemesi için kilitler vurarak aynı zamanda kendini kendi evine hapseder. İşten atılmamak için diline kilit vurur, yaratıcı iş gücünü bir pazarlama nesnesi haline getirir. Çocuklarının “geleceği” için onları düzen dışı yönelimlerden korumaya çalışır, korkularının esir ettiği kendini, çocuklarında yeniden yaratıyordur aslında. Ama kapitalist sistem durmuyor, tüm bunlara rağmen pervasızca kendini yeniden yaratıyor. İrade olamayan bireyin korkuları yeni bir endüstri bile yaratıyor. Korku endüstrisi! Özel Güvenlik birimleri, özel güvenlik kameraları, çelik kapılar, açılır kilitler, açılamaz kilitler, alarmlar, silahlar, savaşlar, para kasaları, bayıltıcı spreyler, ev sigortaları, hayat sigortaları… Kişi sorunlarının, korkularının çözümü olarak, sorunu verili ve olgusal kabul ederek, ona dair çözümler üretmeye çalışıyor. Neden hırsızlık var? Neden saldırıya uğruyor insanlar? Neden savaşlar çıkıyor? Neden bazı çocuklar bilgiye ulaşamıyor? Neden…? gibi sorunu köktenci kavrayan sorular sorulamıyor. Kapitalist hegemonya kişileri kapitalist ilişkilere öylesine angaje ediyor ki burada iradeden bahsedilemiyor. Tam da bu noktada, irade sistem dışı düşüncelerde hayat bulabilir diyebiliriz. Modern dünyada kişinin davranışını belirleyen topluma karşı kişinin kendini özgürleştirmesinin zorunluluğunu salık veren avangart tiyatro akımları ve kuramcıları olmuştur. Kimi tiyatro kuramcıları, oyuncuyu modern dünyanın algısından sıyırma, arketiplerden arındırma üzerine yoğun çalışmalar yapmıştır. İlk olana, özsel belirlenmemiş olana ulaşmaya çalışma zamanla yerini tiyatro ilişkisinin yerine ritüellere bırakır. Elbette bu bir arayış fakat toplumun tamamen dışında bir insan özü tanımlayarak bir tür mistik cemaat örgütlenmesiyle, modern toplumun yasalarını çözümlemeden reddederek huzura ulaşmanın ne derece mümkün ve gerçekçi olduğu bir başka yazının konusu olacağından bu çerçeve içinde bu tartışmaya girmiyoruz. Fakat artık yeni bir tespit ile ilerleyebiliriz; kapitalizmin yasalarını, örgütlenme şeklini anlamadan kişiden sistem karşıtı düşünceler üretmesini bekleyemeyiz. Yeni bir şey fikri, ancak eldeki şeyden mutsuz olma, mutsuzluğun nedenini anlayabilme ve bunlardan sonra ne istediğini şekillendirme projesi üzerine kurulabilir. B.Brecht’in sözleri tartışmamızı karşılıyor:
İnsanlar birbirlerine nasıl davranıyorlar? Birbirleriyle nasıl dost ve düşman oluyorlar? Nasıl soğan satıyorlar? Savaş planları hazırlıyorlar, evlilik ilişkileri kuruyorlar, yün giysiler dikiyorlar, birbirlerini eğitiyorlar… Her zaman öğrenmeyi arzuladım. Benim için önemli olan bunların arasında bazı yasalar elde etmek ve bu yasalardan yola çıkarak şimdiden ilersini görebilmek. Olası en mutlu yaşamı sürdürmek için nasıl davranmam gerektiğini soruyorum kendi kendime; bu tabi ki başkalarının davranışlarına bağlı. Dolayısıyla başkalarının davranışları ve özellikle onlar üzerinde bir etki yapabilme olasılığı da beni son derece ilgilendiriyor…” 
 
Tüm bu tartışmalardan ve çıkarsamalardan sonra yeniden bizim irade olamayan karakterimize dönersek; yola, sistemi ve yasalarını anlayarak çıkması gerekir diyebiliriz artık. Yazımızın başından beri değindiğimiz sıkışmışlık-sıkıştırılmışlık durumu, kapitalizmin kurallarınca ilerlemesinin bir ispatıdır aslında. Kapitalizmde hayatlarımızın kahramanı olamıyoruz. Gerçek böyleyken tiyatroda aksini söylemek bugünkü toplumsal-siyasi ortamda karşılığını bulamayacaktır. İzleyici tiyatroda kendisini, oyun kahramanının coşkusuyla, artan devinimi ile devindirebilir. Fakat salondan çıktığında kendi yaşamı akışında sürecek sanal bir kurtuluş en fazla izleyiciye bir rahatlama veya bir sihirli kahramanın ortaya çıkması umudunu verecektir. Yaşamlarımızda bizi koruyup, kollayıp, kurtaracak bir kahramanımız yok. Bugün izleyicinin tiyatro ile kurduğu ilişkiyi kendi yaşamını gözlemleyebileceği bir noktaya taşımak gereği kaçınılmaz. İzleyiciden oyunda geçen olaylarla devinmesini, onların bir parçası olmasını beklemek yerine, olayları değerlendiren bir dış göz olmasını sağlamak anlamına geliyor gözlem. Kapitalizm tarafından nesneleştirilen izleyici, kendi hayatına yön veremeyen, nesne durumundaki oyun karakterlerini gözlediği ölçüde kendi durumunu sorgulayacaktır. Bu durumda tiyatro oyunu ile kurduğu ilişki oyundan sonra evine gittiğinde kendini sınırlayan bu hayata karşı, özgür olacağı, iradi olacağı, mutlu olacağı bir dünya fikrinin tohumlarını atacaktır. İşte bu özne-irade olma tam olarak ta bu noktada kendini gösterebilir. Kendimize ve hayata karşı söyleyecek sözümüz ve eyleyeceklerimiz olduğundan, tekrar yaşamlarımızın öznesi olana kadar, tiyatroda kahramana veda ediyoruz.

Kategori: 

Ana Resim: